Biz Kaç Kişiyiz?
Tam o sırada daha fazla zurna olan bir ben daha az zurna olan bir diğer ben’e sokulup şöyle diyor: “Şşt! Bana bak! Bunlar senin insanların. Bu senin yalnızlığın. Bak işte, iyi bak, bu ülkenin içinde hep bunlar var. Bırakıp da nereye gideceksin?”
Hemen sonra bir diğeri lafa karışıyor: “Martaval okuma lan. Sus da şarkıyı dinleyelim”
Sonra bir diğeri… “Hakikaten yahu, hadi, doğru Beşiktaş’a…”
Curcunayı duyan geliyor. Biri “Siktir edin oğlum Beşiktaş’ı, Çapa’ya gidelim” diye akıl veriyor; beriki “Var ya, şu an sarhoşuz, aslında böyle bişey yok” diye isyan ediyor.
Sonra kadehler tokuşuyor.
“Hüsnü Arkan’a!”
“Hüsnü Arkan’a!”
“Hüjjnü.. Erkan’ağ!”
Yanımızdan geçen biri hafifçe omzumuza çarpıyor. Olduğumuz yerde sallanıyoruz. Görmüyor musun lan yanımızdan geçen kişi? Zurnayız biz. Tam hep birlikte yere yapışacakken “Bana tutunuuun!” diyor içimizden biri, ona tutunuyoruz. Düşmüyoruz.
Dışarı çıktığımızda yavaş yavaş ardımızda kalıp soluklaşıyor Hüsnüsel notalar.
“Oğlum, acaba deli miyiz biz?”
“Kaç para var cebinde?”
“Dolmuşla mı gidicez?”
“Sekiz kişilik diil miydi onlar?”
“Bojveriiin, ben ayakta giderim”
“Al getiiir, Bejik-taş-taaan”
Hayatımızla ilgili önemli kararlar almanın eşiğindeyiz ve kol kola, kahkahalarla, arada dengemizi kaybedip sonra yeniden bularak Beşiktaş dolmuşuna yürüyor, “Ne güzel şarkı çiziktiriyor şu Hüsnü” diye düşünüyoruz.
Belki de yokuz. Hiç bilemem. Ama yahu sanki sekiz, hatta sanki, yüz on sekiz kişiyiz.
Özgün Ulusoy,
Ottawa, Eylül 2015